ANTALYA PSİKİYATRİ & PSİKOTERAPİ ve DANIŞMA MERKEZİ
Psikiyatrist / Psikoterapist Uzm. Dr. Emine Filiz ULUHAN

Çocukla İletişim

Yeni doğan bebeğin çevreyle iletişimi koku, dokunma ve sesler aracılığıyla olur. Bebek ilk olarak annesinin kokusunu alır, algılar ve annenin dokunuşlarından haz duyar. Birinci aydan itibaren ses iletileri de önem kazanır. Annenin kucağında dinlediği ninniler ve annenin kalp sesleri bile bebek için mutluluk ve huzur kaynağıdır. Bebek üçüncü aydan itibaren çevresine gülücükler saçarak mutluluğunu gösterir ve paylaşır.

Tarih boyunca içgüdüsel olarak anneler bebeklerinin başlarını sol göğüslerine dayayarak tutmakta ve uyutmaktadır. Annenin ritmik kalp seslerinin ve sıcaklığının verdiği huzur ve mutluluk, en derin ve sağlıklı uykuya zemin hazırlar.

İkinci aydan itibaren göz iletişimi kurmaya başlayan bebek annesini ve odada dolaşan insanları izler. Yavaş yavaş haz duygusunu, mutluluğu veya rahatsızlığını yüz mimikleriyle ifade eder. Hoşlandığı durumlarda gülümser, neşeli sesler çıkarır.

Doğumla beraber avucuna konan nesneleri refleks olarak yakalayıp tutan bebek, dördüncü aydan itibaren bilinçli olarak nesnelere uzanır ve tutmak ister. Refleks olarak başlayan dokunma iletişimi, ilerleyerek dış dünyayı tanıma aracı olur.

Dokuzuncu ayda sözlü iletişime başlayan bebek, bir yaş civarında yürümeye başlayarak çevresini genişletir. Bebeğin iletişimi ilk iki yılda tamamen kendi bedenine dönüktür. Bu önce oral, sonra anal dönemle şekillenir. Ben-ben nitelikli bebek, ben-sen ayrımını 3 yaştan itibaren yapmaya başlar. “Ben” olmayan tüm insanlar “sen”dir. Bu dönemde bebek yavaş yavaş kendi kendine yemek yemeyi, giyinip soyunmayı öğrenecek, arkadaş ilişkileri ve oyunla grup iletişimi başlayacaktır.

Aile çocuk için vardır ve iyi çocuk yetiştirmek tek hedef olmalıdır. Birçok ailede anne babanın çocukla kurdukları iletişim, çocuğun aile içindeki pozisyonuna göre değişmektedir. Çocuk, anne babanın ruhsal doyum kaynağı, aileyi bütünleştirici, onlara mutluluk ve umut aşılayan bir faktör olmalıdır. Çocuğun ailenin adını sürdürmesi, aileye ekonomik destek olması, onlara gelecekte bakacak olması gibi beklentiler ebeveyn-çocuk iletişimini etkileyebilmektedir. Çocuğun bu beklentilere cevap verdiği ölçüde ailede rol ve değer kazanması, aksi durumda horlanıp, küçümsenmesi görülen büyük hatalardandır. Çocuğun dinlenmemesi, söz hakkı verilmemesi, dayak yemesi hep ailenin beklentilerine cevap vermeyeceği endişesinden kaynaklanır. “Sen adam olmayacaksın” “Nedir senden çektiğimiz” gibi söylemlerin temelinde bu yatmaktadır. Eğitim düzeyi yüksek ailelerde ve kırsaldan kente geldikçe bu yaklaşım zayıflamakta, çocuğun durumu ve değeri aile çıkarları yerine ruhsal doyuma kaymaktadır. Bu bile çoğu kez karşılıklı iletişim yerine çocuk ile anne babanın tek yönlü iletişim ve yönlendirmesi şeklinde işlemekte ve çocuğun ruhsal gelişimini sekteye uğratmaktadır.

Muhafazakâr, eğitim düzeyi düşük, ataerkil ailelerde ebeveynler kız ve erkek çocukla farklı iletişim kurmaktadırlar. Kendi çıkarları doğrultusunda erkek çocuktan beklentileri daha fazla olduğundan, kız çocuklara oranla erkeklere daha çok değer verirler. Bu ayrıcalığı verdikleri iletilerle çocuğa benimsetmeye çalışırlar. Bu hiyerarşi de genellikle en büyük erkek çocuktan küçük kardeşlere doğru iner. Böyle bir yaklaşım, bir yandan bireylerin psikolojik yapılarını bozarken, başka insanlarla iletişimlerini de olumsuz etkiler. Bu durumdan yakınan erkek çocuklar, yetkiyi ellerine geçirdiklerinde maalesef çoğu kez gücü kullanmayı seçmekte ve aynı rolü devam ettirmektedir. Ülkemizde otoriteye boyun eğme, otoriteye sahip çıkma, güç eline geçtiğinde de bunu baskı unsuru olarak kullanan, farklılıklara tahammül edemeyen zihniyet bu durumun eseridir.

Erkek çocuk çoğu kez babayla özdeşleşir. Babasının benliğini içine alarak onu benimser ve özümser. Bu şekilde tüm yaşamı boyunca babasının kişiliğini ve davranış biçimini sürdürür. Çocuk küçük yaşlarda babasının benliğini tümüyle içine almak isterken, yaşı büyüdükçe babasının yetkisini azaltmak ister, ona karşı giderek artan kin, nefret ve öfke duyar. Bu ikilemin sağlıklı bir şekilde çözülmesi, ebeveyn-çocuk iletişiminin düzgünlüğüne bağlıdır.

Kız çocuk ise kaderini anneyle paylaşır. Anne, kız çocuğun sırdaşı, yandaşı olmakta, bütün hayal kırıklıklarını, gerçekleşmemiş amaçlarını, beklentilerini ona yüklemekte, kendisi rahatlarken bilinçdışında kızına kendi yaşantısını yeniden yaşatmaya hazırlamaktadır.

Bu doğrultuda kırsal kesimde küçük yaşta sorumluluk yüklenen çocuklar özerkliklerini bazen çok erken ilan etmekte, bazen de hiç kazanamamaktadırlar. Cinsel kimliği erken kazanan, babayla özdeşleşen büyük erkek çocuk, aile içinde ayrıcalık, üstünlük ve güç kazansa da çoğu kez güven duygusu, girişimcilik, özerklik ve yaratıcılığı sınırlı kalmaktadır. Kız çocuk ise daha ezik ve silik bir hayatı kabullenmektedir.

Anne ve babanın otorite kurmak amacıyla çocuğu aşağılayan, kınayan, küçülten sözlü iletileri ve fiziksel şiddeti çocukta iç denetimin gelişmesini engeller. Ayrıca anne-babaya ve çevresine karşı kin, nefret, kızgınlık ve öfke duyguları geliştirir. Gücünün yettiğini döver, güçlü karşısında siner. Günümüzdeki aile içi şiddet ve kadına şiddetin temelinde de bu yatmaktadır. Ailenin ve çevrenin çocuğun yaşına uygun olmayan ve onun gücünü aşan beklentileri ve bu beklentiler karşılanmayınca da sıklıkla ceza ve şiddet yöntemlerine başvurmaları, yetişkinler arası iletişim bozukluğunun temel nedenlerindendir. Çocuk eğitiminde dayak ve cezanın yerinin olmadığı artık bilmeliyiz.

Unutmayalım çocuk, uslu uslu oturan, her zaman büyüklerinin sözünü dinleyen, hiçbir lafa karışmayan, yat deyince yatan, kalk deyince kalkan, dik kafalılık etmeyen, çok soru sormayan, karşılık vermeyen, önüne konulanı yiyen, evi dağıtmayan, büyüklerini üzmeyen, her zaman ders ve oyun zamanını bilen bir varlık değildir.

Çocuklarımızın çocukluklarını bilelim ve onlarla en uygun iletişimi kuralım ki sağlıklı bir ruh haline sahip bir nesil yetişsin.

Psikiyatrist, Psikoterapist E.Filiz Uluhan

Antalya Psikiyatri, Antalya Psikoterapi

23.08.2013 / Antalya