Psikoterapi Kuram ve Yöntemleri

Danışanın hayatında değişim yaratarak onun mutlu olmasını, içsel huzuru yakalamasını, farkındalığının artmasını, kendisiyle ve çevresiyle barışık yaşamasını, kapasite ve potansiyelini maksimum düzeyde kullanabilmesini, uyumlu, verimli, üretken olmasını ve psikopatolojilerin tedavisini amaçlayan psikoterapiler, insana yönelik farklı bakış açılarını ifade eden kuramlardan doğmuşlardır.

Her kuramın güçlü ve eksik yanları bulunabilir. Kuramlar, bütüncül bir yaklaşımla ele alınarak, danışanı bir kuramla sınırlamadan, insanın bilişsel, duyuşsal ve davranışsal yönleri olan karmaşık bir varlık olduğu bilinerek danışana uygun bir sentez yapıldığında en başarılı sonuçlara imza atılabilir.

Günümüzde 400’ün üzerinde psikoterapi sistemi bulunsa da tüm psikoterapi yöntemleri bu yazımızda özetleyeceğimiz 3-5 ana kuramdan doğmuştur.

Psikanalitik kuram ve psikanalitik psikoterapi (psikanaliz):

En temel kişilik kuramı olup, ilk bilişsel ve psikopatoloji yaklaşımı olarak bugün de değerini koruyan bir psikoterapi yöntemidir. Diğer tüm kuramlar ya bu kuramı desteklemek ya da eleştirmek üzere ortaya çıkmıştır.

Psikanalitik kuramın kurucusu 1856-1939 yılları arasında yaşayan Sigmund Freud’tur. İnsana bakışı olumsuz olup, bireyi bebekliğin aciz, dürtüsel, bencil ve talepkar yapısından bir türlü kurtulamayıp, karşı taraftan sürekli bakım, ilgi ve sevgi bekleyen, yetersizlikleri nedeniyle içsel çatışmalar yaşayan, ruhsal yönden sorunlu (nevrotik) bir varlık olarak ele alır. Davranışların temelini doğuştan gelen, bilinçdışı cinsel (hazza yönelik) ve saldırgan (öfkeye yönelik) dürtülere bağlar.

Psikanalitik psikoterapide amaç, danışanın kişiliğindeki bilinçdışı özelliklerin farkına varmasını sağlayarak çatışmalarını çözmek, bu sayede kendini geliştirebilmesinin önündeki engelleri atlatmaktır.

Freud, psikopatolojilerin gelişiminde en hassas dönemin ilk 6 yaş olduğunu belirtir. Ergenlik çağının ikinci bir şans ve yeniden yapılanma dönemi olduğuna dikkat çeker. Bu dönemde düzelme olmadığı taktirde ruhsal sağlığın ancak psikoterapi ile düzeleceğini savunur.

Psikanalitik terapide terapist aktif rol alarak danışanı yönlendirir. Transferans (danışanın anne babaya karşı beslediği bilinçdışı olumlu ya da olumsuz duygularını terapiste aktarması), karşıt transferans ( terapistin danışana karşı duyduğu derin duygusal tepkiler), direnç (tedavinin ilerlemesini engelleyen her türlü etken olup, sorunlu noktayı işaret eder) ve dil sürçmeleri, isim ve yer unutma, sakarlık, seans saatini şaşırma gibi her türlü hatalı eylem (bilinçdışı istek ya da dürtülerin dışa vurumu olarak değerli bilgi verir) terapötik sürecin ana hatlarını oluşturur.

Güdü kuramı (bireyin temel yaşam enerjisi ile temel ölüm içgüdüsünden doğan cinsellik ve saldırganlık dürtüleri ile hareket etmesi), bilinç-bilinç öncesi-bilinç dışından oluşan zihinsel süreç, id-ego-süperego kavramlarını içeren yapısal kişilik kuramı, ego savunma mekanizmaları, oral-anal-fallik-latans ve genital dönem olarak sınıflanan psikoseksüel gelişim dönemleri psikanalitik kuramın temel kavramlarıdır.

Psikanalitik kuram içinde ele alabileceğimiz, Freud’la bazı yerlerde ayrışan veya katkı yapan yaklaşımları özetlersek;

1)Heinz Kohut, Melaine Klein ve Margaret Mahler’in obje ve ilişkiler yaklaşımı: Birey yaşama psikolojik olarak anneyle bütünleşmiş konumda başlamakta, kendini bütün olarak görmek yerine parçalar olarak algılamaktadır.

2)Erik H. Erikson’un psikososyal kişilik gelişimi kuramı: Freud’un gelişimsel dönemlerini yaşamın sonuna kadar uzatmış ve erken çocuk cinselliğine çevrenin ve öğrenmenin etkilerini eklemiştir. Kişilik gelişiminin ömür boyu süren psikososyal bir süreç olduğunu söyleyen Erikson, insanların kendileri ve sosyal çevreleri arasında denge kurma çabasında olduklarını savunur.

3)Karen Horney’in kişilik kuramı: Olumlu ve içsel doğaya sahip olma, kültür ve çevrenin etkilerine vurgu yapar. Çocukluktaki yaşantılar ve sosyokültürel koşulların önemine inanır.

4)Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisi: İnsan davranışının bireysel yaşantılar, ırksal geçmiş, amaç ve ülkülerin bir ürünü olarak ortaya çıktığını savunan Jung, insanın sahip olduğu tutumlar ve fonksiyonların onun kendini ve dünyayı nasıl algıladığını söylemektedir.

Adlerci psikoterapi (birey psikolojisi):

Subjektif duyguların biyolojik dürtülerden daha önemli olduğunu savunan Alfred Adler, insanın toplumsal bir varlık olduğunu, kişiliğin gelişiminde bilinçli yönlerin daha etkili olduğunu söyler. Davranışların hedefi ve amacı olup, kişi başarılı olma, büyüme ve gelişme arzusundadır. Ayrıca her insanda aşağılık duygusu yaşama eğilimi olup, bunu yenemediğinde aşağılık kompleksi geliştirir. Tersini yaşayarak üstünlük kompleksi de geliştirilebilir. Her ikisi de bireyi verimsizleştiren, nevrotik sorunlardır.

Adlerci terapide sosyal ilginin bir iç potansiyel olduğu ve bilinçli olarak geliştirilebileceği inancıyla danışanın içgörüsü desteklenir. Birey insani kusurlarına rağmen kendini özü bakımından değerli görmelidir. Yaşama ve topluma ilişkin kendini zayıf ve aşağı hissettiğinde davranış bozuklukları gelişir. Psikoterapi sürecinde güven, umut ve sevgi üzerinde çalışılır.

Adler doğum sırasına önem vermiş, kişisel gelişimdeki rolleri üzerinde ayrıntılı durmuştur. İlk çocuk ailenin tüm ilgisini üzerinde toplayarak saltanat süren bir padişah durumunda, iyi sosyalleşmiş, başarılı, uyumlu ve sorumluluk sahibidir. İkinci çocuk doğduğunda tahtını kaybetmesinden dolayı ya küskünleşecek, ya da güç ve otoritenin önemini daha iyi kavrayacaktır.

İkinci çocuklar dışa dönük, özgür, yaratıcı ve kurallarla pek ilgilenmeyen bir yapıda olup, büyük kardeşin aldığı rolleri üstlenmez ve genelde zıt özelliklere sahip olurlar. Ortanca çocuklar ise aile içinde sıkışmışlık duygusu yaşar, kendilerine adil davranılmadığını düşünebilirler. Ancak kendi isteklerini yapma ve yaptırmada etkili bireylerdir.

En küçük çocuklar güçlük ve fırsatları aynı anda yaşarlar. Şımarık çocuk olma riski yüksek olsa da çok başarılı olma olasılıkları vardır. Tek çocuklar ise çabuk olgunlaşıp çok başarılı olurlar. Zengin bir hayal güçleri olma potansiyelleri yüksektir. Ancak şımarık, bencil ve sosyalleşmede zayıf kalabilirler.

Transaksiyonel analiz yaklaşımı:

Eric Berne tarafından geliştirilen bilişsel-davranışsal bir yaklaşımdır. İnsanın kendi kaderini seçme, yeniden yönlendirme ve yeniden şekillendirme potansiyeli olduğu temel alır.

Normal kişilik yapısının sağlıklı ebeveynler elinde gelişeceğini söyleyen Berne, egonun üç halini tarif etmiştir. Bunlar çocuk hali, ebeveyn hali ve yetişkin halidir. Bu ego hallerinden en değişebilir olanı yetişkin hali olup, kişiler ego hallerinin uygun kullanımlarını öğrenerek yaşamlarına yön verirler. Terapi sürecinde ‘’ben iyiyim’’ algısı üzerinde çalışılır.

İnsan yaşam pozisyonlarında dört temel pozisyon olduğu kabul edilir.

  1. Ben iyiyim, sen iyisin.
  2. Ben iyiyim, sen iyi değilsin.
  3. Ben iyi değilim, sen iyisin.
  4. Ben iyi değilim, sen iyi değilsin.

Sağlıklı birey korku, memnuniyet, üzüntü ve kızgınlık duygularını tam olarak ifade edebilmelidir. Örneğin, kızgınlığın küserek ya da saldırganlık biçiminde dışa vurulması patolojiktir.

Psikoterapi boyunca danışanın eski kararlarını yeniden gözden geçirip değerlendirmesi ve daha uygun seçimler yapmasına çalışılır.

Davranışçı terapi:

Davranışçı yaklaşımın atası 1904-1990 yılları arasında yaşayan B.F.Skinner’dir. İstenilen davranışın geliştirilmesinin mümkün olduğunu savunan Skinner, insanların doğuştan belirli yetenek, yapı ve reflekslerden ibaret olduğunu, kişiler arasındaki farkların farklı şartlanmalardan ileri geldiğini söyler.

İnsan davranışlarının duygusal yönü ve içgörüye hiç girmeyen Skinner, uygun öğrenme durumları sağlanıp, egzersiz yaptırıldığında uygunsuz davranışların değiştirilebileceğini göstermiştir. Davranışçı kuramda uyumlu ya da uyumsuz tüm davranışların öğrenildiği var sayılır.

Klasik koşullanma, bağ kuramı (deneme-yanılma yolu) ve edimsel koşullanma davranışçı terapinin ana kavramlarıdır. Pekiştirme, şekillendirme, söndürme, cezalandırma, çevresel planlama, sistematik duyarsızlaştırma, taklit, düşünmeyi durdurma gibi teknikler davranışçı terapi sürecinde kullanılır.

Birey merkezli terapi:

Danışandan hız alan yaklaşım olarak da tarif edilen birey merkezli terapi Carl Rogers tarafından geliştirilmiştir. Her insanın biricik ve özünde iyi olduğunu söyleyen Rogers’a göre insana olduğu gibi kabul edildiği ve yargılanmadığı bir ortam sağlanırsa kendini doğru tanıma, ifade etme ve geliştirme fırsatı bulur.

Birey merkezli terapide bireyin kendi gerçek kavramı ile algıladığı kendilik kavramı arasındaki uyumu sağlama amaçlanır. Kişi kendi öz kaynaklarını, potansiyelini tanıyıp bütünleştirdiği ve kendilik algılarında gerçekçi, güvenli ve olgun hissettiğinde sağlıklı bir ruh haline sahip olacaktır. Kendisi ve başkalarını olduğu gibi kabul edip, olumlu düşüncelere sahip olma durumu ruhsal yönden sağlıklı olma halidir.

Kendine güven, bireyin kendini güçlü ve yeterli bulmasıdır. Kendine saygı ise bireyin sahip olduklarına değer vermesi, sahip oldukları ve konumu itibariyle kendini değerli bulması, beğenmesi ve önemsemesidir. Olumlu benlik saygısını tarif edecek olursak, başka insanların tutumlarına bağlı olmadan bireyin kendi benliğine yönelik iyi duygulara sahip olma diyebiliriz.

Kişinin psikolojik rahatsızlıklarının temelinde yaşantılar ile benliğin bütünleşmemesinden kaynaklanan uyum bozukluğu vardır. Geçmiş yaşantıların şimdiki yorumu ve kişinin öznel anlayış biçimi, şimdiki davranışları etkileyen primer etkendir.

Birey merkezli terapide olayın ne olduğundan çok insanın gerçeği nasıl algıladığı üzerinde durulur.

Duygu odaklı terapi:

Duyguların, aktifleştirildikleri taktirde doğal uyum potansiyeline sahip olduğunu, bu sayede istenmeyen kendilik yapısının iyileştirilebileceğini, duygusal sorunların çözümlenebileceğini savunan Leslie S. Greenberg duygu odaklı terapinin kurucusudur.

Greenberg’e göre önce hisseder, sonra düşünürüz. Bundan dolayı bireyin duygularını daha iyi tanıması, deneyimlemesi, kabullenmesi, irdelemesi, anlamlandırması, esnek biçimde yönetmesi sağlanırsa birçok problem çözülecektir.

Duygular davranışlarımızı yönlendiren primer etkendir. Birey birincil duygularının farkında değilse ve kaçınılan veya sembolize edilmeyen birincil işlevsel duygu ve gereksinimleri fark edemiyorsa davranış bozukluklarının gelişmesi kaçınılmazdır. Her duygunun altında bir ihtiyaç vardır ve her ihtiyaç bir davranışa dönüşür. Duyguyu bir sonuç değil, şu anki durumun nedeni olarak görmeliyiz.

Sonuç olarak duygu odaklı terapi duygusal farkındalık, duyguların dışa vurumu, duyguların düzenlenmesi, duyguların dönüştürülmesi gibi teknikleri kullanarak ruhsal sağlığı yakalamaya çalışan bir psikoterapi yöntemidir. Bireysel ve çift terapilerinde günümüzde en tercih edilen psikoterapi çeşitlerindendir.

Varoluşçu terapi:

Rollo May, Victor Frankl ve Irvin Yalom’un katkılarıyla şekillenen varoluşçu kuram ve varoluşçu terapi, insanların kendi yaşamlarının mimarları olduğu varsayımından doğmuştur. İnsanlar özgür canlılar olup yaşamlarını hangi biçimde isterlerse öyle yönlendirebilirler. İnsanlığını kendisi yapar ve nasıl yaparsa öyle var olur. Bu sorumluluğu duyan insanda varoluş anksiyetesi oluşur.

Varoluşçu terapinin temel amacı bireyin eyleme geçme özgürlüğü ve sorumluluğunun risklerini kabul etmelerini sağlamak, yaptıklarının farkındalığını kazandırmaktır. Kişisel farkındalığını kazanan birey o derece özgür olacaktır. Yaşam tarzımızın ve geldiğimiz konumun seçimlerimizin bir sonucu olduğunu bilmeli, bunun sorumluluğunu kabullenmeliyiz. Psikopatoloji insanın anlamlı seçimler yapamayıp potansiyelini kullanamama başarısızlığıdır.

Birey kendi potansiyelini reddederse varoluş suçu işlemiş olur. İçindeki gücü harekete geçiremeyen, karşısına çıkan olanakları değerlendiremeyen kişi, yaşaması gereken varoluşsal suçluluk duygusundan kaçarsa nevrotik suçluluk duygusu oluşabilir, birey yaşamda anlamsızlık içine düşebilir.

Varoluşçu kuram yaşamın anlamının üç yolla keşfedileceğini söyler.

1)Bir iş yapmak, bir şey oluşturmak ya da bir şey başararak.

2)Bir değeri, bir deneyimi, bir sevgiyi yaşayarak ya da doğa, kültür, çevre gibi alanlarda katkıda bulunarak.

3)Yaşanacak acı ve zorluklarda değiştirilemeyen kadere karşı uygun tutum geliştirip, acı ve kedere katlanmayı başararak.

Gestalt terapisi:

Frederick Perls’in geştalt kuramına göre insan çevresinin bir parçası olup, çevresinden ayrı anlaşılamaz. Beden, duygular, duyumlar ve algılar insan bütünlüğünün parçalarıdır. İnsan sistematik bir bütünlük içinde işlev görebilir hale gelir.

Gestalt terapide şimdi ve burada ilkesine göre insanın bütünlük içinde olması hedeflenir. Amaç, bireyin bütünlüğe kavuşmasını sağlamaktır. Yaşamın ve işlerin bitmemiş ya da tamamlanmamış kısımlarının tamamlanması bu bağlamdadır. Tamamlanmamış işler kırgınlık, öfke, acı, suçluluk gibi olumsuz duygular yaratacak, bunlar da tam olarak ifade edilemediğinde kişinin kendisi veya diğerleri ile olan ilişkilerinde ortaya çıkacak, zamanla sabit bir hareket tarzına dönecektir.

Gestalt yaklaşımının psikoloji dünyasına yaptığı en önemli katkılardan biri, içinde bulunulan anın değerini anlamaya ve onu tam anlamıyla yaşamaya verdiği önemdir.

Akılcı duygusal davranışçı terapi:

Albert Ellis’in akılcı duygusal davranışçı terapisinde ana fikir ‘’insanlar ne düşünüyorlarsa öyle olacaklardır’’ varsayımıdır. İnsan kendi kendine düşünce aşılayarak akılcı olmayan inançlar geliştirebilir. İyi ve kötü diye bir şey yoktur. Bunları düşüncelerimizle oluştururuz.

İnsanın düşünme tarzını değiştirebilirsek, duygu ve davranışlarını da değiştirebiliriz. Bu psikoterapi yöntemindeki temel amaç danışanlara işlevsel olmayan duygu ve düşünceleri sağlıklı ve işe yarar olanlarla nasıl değiştirebileceğini öğretmektir.

İnsanın duygusal sorunlarının altında onun mantık dışı düşünceleri yatar. Akılcı olmayan davranışlar mutsuzluğa ve üretken olmamaya neden olur.

Kendi duygusal problemlerimizin yaratılmasında kendimizin sorumlu olduğunu kabul eder, bu rahatsızlıkları değiştirebileceğimize inanır, duygusal problemlerimizin büyük ölçüde mantık dışı irrasyonel inançlardan kaynaklandığını anlar ve değişim inancıyla çalışırsak işlevsel olmayan kişilik yapısını değiştirebiliriz.

Bilişsel kuram ve bilişsel terapi:

Depresyonun bir duygulanım bozukluğu değil bilişsel bozukluk olduğunu ileri süren, bireyin düşünce tarzı bozulduğunda ruh sağlığının da bozulacağını söyleyen, duygusal tepkilerin olaylara yüklenen anlamlara bağlı ortaya çıktığını belirten Aaron Beck, bilişsel terapinin atasıdır.

Bilişsel terapide danışanın düşünce yapıları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan davranışların değiştirilmesi amaçlanır. Sorunlu davranışlar deneysel bir yaklaşımla ele alınır, hipotez kurulur ve bir formülasyon oluşturulur. Bireyin düşünce ve inançlarına şimdi ve burada bağlamında yaklaşılarak çözüme gidilir.

Zihin okuma (insanların ne düşündüğünü varsayma), geleceği okuma (kötü şeyler olacak gibi), felaketleştirme (yapamazsam sonu korkunç olur gibi), etiketleme (o yozlaşmış biri gibi), olumluyu yok sayma (kolaydı, yapılması gereken buydu gibi), sadece olumsuza odaklanma, aşırı genelleme (birçok konuda başarısızım gibi), ya hep ya hiç tarzı düşünme, meli-malı tarzı düşünme (başarısız olmamalıyım, hep sevilmeliyim gibi), kişiselleştirme (olayları orantısız şekilde kendine bağlama), suçlama (tüm sorunlarımın kaynağı ailem deyip işin içinden çıkarak sorumluluk almama), haksız kıyaslama (başkalarını gerçek dışı standartlarda değerlendirme), pişmanlık eğilimi (bunu söylememeliydim gibi), cevaplardan tatmin olmama (ya olursa, ya ters giderse gibi), duygusal çıkarsama (çökkünüm demek ki iş hayatım ve evliliğim başarısız gibi), yargılamaya odaklanma (kendini ve diğerlerini iyi, kötü, üstün, aşağılık gibi sıfatlarla damgalama) sıklıkla yapılan bilişsel çarpıtmalardandır. Bu çarpıtmaların özünde bireyin kendisini, dünyasını, geleceğini olumsuz ve hatalı algılaması yatar.

Bir bilişsel modeli örneklersek;

  1. Temel inanç: Yetersizim.
  2. Ara inanç: Matematiği anlamıyorsam aptalım demektir.
  3. Durum: Ders çalışırken.
  4. Otomatik düşünceler: Matematik çok zor, asla anlayamayacağım.
  5. Tepkiler: Üzüntü, ders çalışmayı bırakma, baş ağrısı, mide yanması.

Gerçeklik terapisi:

Ruhsal açıdan sağlıklı olmayı dinleyebilmek, destek olmak, yüreklendirmek, sevmek, arkadaş olmak, güvenmek, hoşgörülü olmak ve kendine güvenmek olarak, sağlıksız olmayı ise zorlamak, cezalandırmak, yönetmek, eleştirmek, suçlamak, ön yargı ile davranmak, yakınmak, içe çekilmek ve başkalarını yönetmeye çalışmak olarak tanımlayan William Glasser gerçeklik terapisi kuramını oluşturmuştur.

Gerçeklik terapisinin amacı kişilere ait olma, güç, özgürlük ve eğlence için psikolojik ihtiyaçlarını sorumlu ve tatmin edici yollarla karşılamaları konusunda yardım etmektir.

Glasser mutsuzlukların temelinde yaşamımızın erken dönemlerinde karşılaştığımız insanların yalnızca kendileri için değil, ne yazık ki bizim için de doğru olanı onların keşfetmesi olduğunu söyler.

Psikolojik sağlık için eylem ve eylemin seçilmesini vurgulamak üzerinde durur. Davranışlarını kontrol edebildiğimiz tek kişi kendimizdir. Birey depresyondayım demek yerine depresyonu tercih ettim demelidir.

İnsan genlerinde kodlanmış ait olma ve sevme, güçlü olma, özgür olma, eğlence ve yaratıcılık dört ana gereksinimi oluşturur.

Gerçeklik terapisinde başkalarının bizim hissettiklerimizi hissettiği ya da yaptıklarımızı yapmamıza neden olduğuna dair inancımızı silmeye çalışırız. Psikiyatride ilaç kullanımının elbette büyük önemi ve değeri vardır. Ancak bilmeliyiz ki hiçbir ilaç mutsuzluğu seçmemize yol açan problemi ortadan kaldırmayacaktır. Ruh sağlığımızı kazanmak için dışsal kontrol zincirlerini kırmalı, kendi dışımızdaki güçler karşısında aciz davranmaktan kaçınmalıyız.

Postmodern psikoterapi kuramları:

1)Sosyal yapısalcılık kuramı:

Bireyin sorun olarak adlandırdığı her şey gerçekten sorundur. Her birey önemli ikilemlerle yaşar. Akıllı-aptal, zengin-fakir, dürüst-sahtekar, güzel-çirkin, çok çalışmak-az çalışmak gibi ikilemleri algılayış biçimine göre kişisel yapı olgunlaşır. Yaşamda tek ya da gerçek bir yol yoktur. Terapi sürecinde sorunla ilişkili tek bir dile ya da tek bir anlama dayalı diyalog sisteminden sorunu çözen başka bir konuşma sistemine geçilir.

2)Çözüm odaklı kısa süreli terapi:

Değişimin sorumluluğunu alarak eyleme geçen ve yeni davranışları deneyebilen kişinin kendi amaç ve çözümlerini üretebileceğine inanan bir psikoterapi kuram ve yöntemidir.

Sorunun nedeni ile çözümü arasında bir ilişki olmadığı görüşünden hareketle doğrudan sorunun çözümüne uğraşılır. Bozulmadıysa tamir etme, önce neyin işe yaradığını anla ve sonra onu daha çok yap, eğer çalışmıyorsa aynı şeyi tekrar deneme kuralı çözüm odaklı yaklaşımın temel felsefesini oluşturur.

Sorun yerine çözüme odaklanmak, geçmiş yerine bugüne bakmak, ulaşmak istenen amaca odaklanmak, her birey kendine özgü olduğundan her çözümün de farklı olacağını bilmek, ufak değişikliklerin büyük sonuçlar doğurabileceğine inanmak bu terapi yönteminin ana hatlarıdır.

3)Öyküsel terapi:

Öyküsel terapiye göre, insan yaşadığı dünyayı kendi özel algıları ve bu algılarla şekillenen öykülerle anlamlandırmaktadır. İnsanlar, hayatlarının tek uzmanları olup, sorunlarını çözme beceri ve potansiyeline sahiptirler. Kişi, kendi öyküsünün anlamsız ya da tutarsız olduğunu fark ederse terapi ihtiyacı doğar.

Çevreden gelen destek ve onay sağlıklı bir kimlik oluşturmada temel etkendir. Bireyin yaşam öyküsü aile yapısı, çocuk yetiştirme şekilleri, kişilerarası etkileşimler, tarihsel zaman, kültür, din, grup ihtiyaçları, ekonomik durum gibi faktörlerle şekillenir.

Öyküsel terapi anlayışına göre insanın yaşamı bir öyküler dizisinden oluşur ve insan yaşadığı olaylardan kendine özgü anlamlar çıkararak kendi varoluşunu sorgular.

Tüm bu psikoterapi kuram ve yöntemlerinin haricinde bilişsel analitik terapi, diyalektik davranışçı terapi, kabul ve yüklenim kuramı, kültür merkezli psikolojik danışma, ilişkisel kültürel kuram gibi yüzlerce psikoterapi metodunu saymak mümkündür.

Psikoterapi metodlarının ayrıntılarını, hangi hastalık ve psikolojik rahatsızlıklarda kullanıldıklarını, psikoterapilerin nasıl uygulandığını öğrenmek için (www.psikoterapi.pro), (www.antalyapsikiyatrist.com) ve (www.antalyapsikiyatri.com) web sitelerimizdeki diğer yazılarımızdan yararlanabilrsiniz.

Psikiyatri Uzmanı ve Psikoterapist Dr. Emine Filiz Uluhan, Antalya Psikiyatri ve Psikoterapi Merkezi.